Çok üzdüler Mehmet Akif Ersoy'u!
Bir ''adam'' düşünün ki; o bir israiloğlu, ömrünün büyük bir kısmını Yahudi olarak geçiriyor ve Allah'u Tela o adamı, İslam'ın hak din olduğuna, Kur'an'ın Allah tarafından gönderildiğine ve Muhammed Mustafa'nın Peygamber olduğuna (Ahkaf Suresi 10. ayette) şahid göstererek;
''Yine onlara de ki: “Bir düşünsenize, bu Kur’an gerçekten de Allah tarafından gönderilmiş olduğu hâlde siz onu inkâr etmişseniz; İsrail Oğulları’ndan (örneğin Abdullah bin Selâm gibi Allah’ın verdiği akıl, idrak ve firaseti vahye tâbi ve teslim olmada kullanan) bir şâhit de bu kitabın dile getirdiği hakikatlerin aynısını Tevrat’ta görüp Kur’an’a iman ettiği hâlde, siz kibirlenip ondan yüz çevirmişseniz, bu zulmün hesabını nasıl vereceksiniz? Doğrusu Allah, zâlim toplumu doğru yola iletmez.” buyuruyor.
Bu adam; Yûsuf (aleyhisselâm) soyundan ve Medine’deki Yahudi Beni Kaynuka kabilesinin önde gelen alimlerinden, Cahiliyye devrinde Husayn olan ismini Müslüman olunca bizzat Resûlullah'ın (as) “Abdullah” olarak değiştirdiği, Tevrat ve İncil’i iyi bilen Hazreti Abdullah bin Selâm bin Haris Ebû Yûsuf el-İsrâilî el-Ensârî'dir. (ra)
Bu mubareğin hayatı, geçmişinde ''yahudi'' olması, İncil'i, Tevrat'ı ve yahudi tıynetini çok iyi bilmesi, yahudiler arasında itibarlı, sevilen bir alim olması üzerinden çok dikkatle okunarak analiz edilmeli ve günümüz hocaları tarafından kürsülerde (hele de İsrail merkezli fitnelerin olduğu şu günlerde) sıklıkla anlatılmalı ve akedemisyenlerce bir çok açıdan tez konusu yapılmalıdır.
Üçüncü yılına giren Gazze Katliamı boyunca, Muhammed Mustafa'nın (sav) Medine döneminde yahudilerle olan mücadelesini sadece (hurma ağaçlarının kesilmesi) vak'ası üzerinden anlatan günümüz (bazı) hocalarının; ne Ben-i Nadir'i, ne Ben-i Kaynuka'yı ve ne de Ben-i Kureyza'yı merkeze alarak Hayber öncesi ve sonrasıyla nasıl bir süreç yaşandığını bugüne bakan yüzüyle kitlelere anlat(a)madığını maalesef yaşayarak gördük. Ve çok hayret ettik!
Bu durum, siyonizmin pençesinde kabalizmle yoğrulan günümüz sapkın siyonist/yahudi teolojisini ve eylem biçimini anlamak açısından önemli olduğu kadar (bunlarla nasıl mücadele edilirin) cevaplarını taşıması açısından büyük öneme haizdi oysa.
Bizim (bazı) ilahiyatçılarımız, toplumun önünde gidenler; ''Allah, nerededir? Arş'ta mıdır? Sema damıdır? Yaşayan şeyhe mi yoksa vefat edene mi rabıta edilecek?'' tartışmalarının kuyu başlarında, (yoldan çıkmış) selefi ve bidatçi akımlara cevap yetiştirmekten bu konulara ne garibtir ki zaman(!) bulamamışlardır.
Nesillerin ''dindarlaşması'' mücadelesini verirken, anlattıkları din ile yaşadıkları din arasında ki büyük uçurumu gören ''yeni nesil İslamcıların'' ilgisini bile çekememişlerdir.
Halen klasik, 90'lı yılların dini-siyasi jargonuyla konuları anlatıp, yapay zeka ile felsefi tartışmalar yapan gençlere ulaşamamışlardır. Ulaşamadıkları bu yeni nesil İslamcı gençliğe de (tasavvufa-siyasete) mesafeli olmaları yüzünden de ''deist'' damgasını kolayca vurmuşlar, toplumda kabul görmüş klişe haline gelmiş dini literatürün dışına çıkamamaları (ve bu gençler kendileri gibi düşünmüyor diye) yeni nesil gençliği de maalesef anlayamayarak ıskalamışlardır.
Günümüzde ki dini ve siyasi anlayış; artık bu (bazı) hatip, hoca ve ilahiyatçıların kendini yenileyemediği yerde değildir.
Çok yol katetmiştir!
Hayatı boyunca Attar'ı vb. okumamış, Filibeli vb kim olduğunu dahi bilmeyen, Gazali vb. internette dolaşan özlü sözlerinin dışında felsefi derinliklerine nazar etmemiş, takım tutar gibi mezhebi görüşleri holiganizm seviyesinde anlamış ve günümüze taşıyamamışlardan zaten bir şey de beklemek çok şey olsa gerek.
İslami camia'ya baba, akraba, ya da çevresel faktörlerle haricen monte edilen bazı yeni nesillerin ''islamcılığı'' ise maalesef son günlerde gördüğünüz gibi malum seviyede.
''Şirk düzeninde hedefe giden her yol meşrudur'' kafasındalar ve Fetö'nün uygulamalarını mumla aratacak haldeler.
Bunların kadınla, parayla ve makamla ilişkilerinin nasıl olduğunu ise son günlerde başımızdan aşağı boca edilen fantazileriyle geldiğimiz kusma noktasında gördük maalesef.
Beyazıt Meydanı'nda bir cop yememiş, sesi kısılıncaya kadar bir şehid türküsü okumamış, asmak için çıktığı bayrak direğinden düşme tehlikesi geçirmemiş, teşkilat toplantılarında bir sandalye düzeltmemişlerin saltanat kayıklarına bindirilerek ya da paraşütle makamlara indirilerek geldikleri koltuklarda neler yaptıklarını ve yapabileceklerini gözümüze gözümüze sokmaya devam ediyorlar.
Hasbileri tasfiye ederek, hesabileri bu mevzilere yerleştirenler başarılı oldu mu?
Oldular!
Bize oh olsun mu?
Bunu hakettik mi?
Oh da olmasın! Haketmedik te!
Böyle olacağının ihtimali bilinseydi (harekete bir zarar gelmesin) diye sessizce mevzilerini terkedip susanlar, o mevzileri korumak için ellerinden geleni (yine hareketin selameti için) yaparlar mıydı?
Mutlaka yaparlardı!
(...)
Kader-i İlahi'nin bir fırsat olarak bize sunduğu Aksa Tufanı'nı; paslanmış imanlarımızın, âtıl kalmış eylem kabiliyetlerimizin, bir duruş, direniş ve dirilişin fırsatına çeviremeyişimizin sonuçlarını çok acı bir şekilde yaşıyoruz.
Fikri, fıkhi ve felsefi derinliği üzerinden Gazze Cihadı'nı doğru okuyabilseydik, Muhammed Mustafa'nın fitne başı o üç yahudi oymağıyla nasıl mücadele ettiğini anlayabilseydik ve anlatabilseydik, Kudüs-ü Şerif'te ki fitneleri sona erdirerek zalimleri Beyt'ul Makdis'ten kovan Hz. Ömer'in, Selahaddin Eyyubi'nin ve Yavuz Selim'in zorlu mücadelelerinde Ahmed-i Mahmud'un (as) Medine dönemini çok iyi analiz ettiklerini de anlardık. Ama biz bu fetihleri mefahirden (hamaset dolu iftihar söylemlerinden) öteye götüremeyerek (Kudüs'e yürüyüşün 3 yöntemle) olduğunu ne anladık ve ne de anlatamadık maalesef.
Ben-i Nadir'in, Kaynuka'nın ve Kureyza'nın adlarını bile anmadık ki?
Somut gerçekliğin üzerinde varolan ''kaderin üstündeki kadere'' -Kadir-i Mutlak'a- teslimiyeti hiçe sayarak hakikatten hayli uzaklaştık.
Uzaklaştıkça da tv'lerde Gazze hassasiyeti kasanların, Suriye cephesinden canlı bağlantıyla son durumu aktaranların; kastığı şeyle; kastı arasında ki uçurumu da ağzımız açık bir şekilde bir kez daha izledik.
Aman Allahım!
Başımızdan aşağı rezil fantaziler boca ettiler!
''Yıkılasın İsrail enkazını göreyim'' havasında olanlar ''masa-kasa-nisa'' enkazının altında kalıverdiklerini, İmam Hatip'li olmak üzerinden fetişistlerin gözüne gözüne dekolteli frikik dayayanların namus perdelerini paramparça ettiklerini bize gösterdiler.
İlkesizliğin, vicdansızlığın, karatersizliğin, ahlaksızlığın; medya-siyaset-bürokrasi üçlüsüyle kapalı kapılar ardında, dumanaltı olmuş aynalı odalarda nasıl pik yaptığını anlatıp durdular.
Hal böyle ve daha fazlası da olunca aklımıza Gandi'ye atfedilen şu sözler geliverdi...
''Bizi yok edecekler şunlardır:
İlkesiz siyaset;
vicdanı sollayan eğlence;
çalışmadan zenginlik;
bilgili ama karaktersiz insanlar;
ahlâktan yoksun bir iş dünyası;
insan sevgisini alt plana itmiş bilim;
özveriden yoksun bir din anlayışı.''
Encamımızı özetleyen bu ifadeleri sert bulanlar olursa, onlara Muhammed Mustafa'nın as yoldaşı, İsrailoğlu, yahudilerin fitnelerini çok iyi bilen Abdullah Bin Selam hazretlerinin aşağıdaki ibretlik anlatımını okumalarını tavsiye ediyorum.
Çünkü o bir Ben-i İsrail mensubu olarak Yahudilerin çalışma yöntemini çok iyi biliyordu.
O, yahudilerin Babil Talmud'u ile kara kaplı, kara ruhlulara nasıl ve hangi yöntemlerle hizmet ettiklerinin farkındaydı.
Türlü türlü ayak oyunlarını, bal tuzaklarını, akçeli işlerini, iftira ve sabotaj taktiklerini, suikastleri ez cümle geçmişte peygamberlere bile neler yaptıklarından haberdardı!
Ve O, aşağıdaki sualiyle hem çağdaşı olan müslümanlara ve hemde bugünün ve yarının müslümanlarına;
''İslami Hareket'in mensubu olmanın sorumluluğu nasıl tanışınır?
Bu Hak Dava'nın bir neferi olmak neyi gerektirir?
Hele bu dava da; toplum önünde, ekranda, kitlelere hitap eden bir hocanın, hatipin, akademisyenin, siyasetçinin, gazetecinin, fikir adamının, yazarın, bürokratın, medya mensubunun nelere dikkat etmesi gerekir?
Dava Adamı olmanın fıkhı, fikri nedir?
Dava'yı; şahsi tamah, ferdi hırs ve bireysel ihtiyaçlarına perde yapanların sonu ne olur?
Kimsenin eline koz vermemek gerektiğini, müslümanın hangi ortamlara dikkat etmesi gerektiğini, helal dahi olsa bazı ihtiyaçlardan (töhmet) altında kalmamak, oltayı yutan balık olmamak için neden uzak kalınması gerektiğini'' Ka'b Hazretlerine sorduğu soru üzerinden ve o soruya verilen cevabın şerhiyle bakın bizlere nasıl öğretiyordu!
Hep beraber,
bugüne,
bize bakan yönüyle okuyalım:
- Bir gün Hazreti Abdullah bin Selam (radıyallahu anh), Ka’b’a şöyle bir soru sordu: ''Âlimler ilmi öğrenip zihinlerine yerleştirdikten sonra onu oradan söküp atan nedir?''
Hazreti Ka’b: “Tamah, hırs ve ihtiyâç peşinde koşmaktır” dedi.
Bir kimse de Fudayl’e “Ka’bın bu sözünü bana izah eder misin?” deyince Fudayl bu sözü şöyle şerhetti;
''Tamah'', İnsanın (dünyevi) bir şeyin peşine düşmesi ve mukaddes değerlerini bu uğurda feda etmesi demektir.
''Hırs'' ise nefsinin her şeyi istemesi, senin de onun istediklerini yerine getirmendir.
Bunun için de ona buna (insanlara v.s...) ihtiyacın olur.
İhtiyâcını yerine getirenler de seni burnundan yakalamış olurlar (sırlarını öğrenirler, seni emirleri altına alırlar, onların eline koz vermiş olursun) Seni istedikleri yerlere sürüklerler, sen de onlara boyun eğersin.
Onlar hasta oldukları zaman, dünyâ sevgisinden dolayı onların ziyâretlerine gider, tesadüf ettiğin zaman kendilerine (çıkarın için) selâm verirsin. Bu verdiğin selâmı, yaptığın ziyâreti Allah rızâsı için yapmazsın. (Onlar, senin açıklarını bildiği için, mecburiyetten yaparsın)
Eğer, nefsine uyup (tamahının, hırsının, kendine mahrem özel ihtiyaçlarını) bu kimselere ihtiyâç duyup göstermeseydin senin için çok daha hayırlı olurdu.”
Sonra Fudayl sözüne devam ederek “Bu benim sana anlattığım, filan ve falandan yüz hadîs-i şerîf rivâyet etmekten senin için daha hayırlıdır.” dedi. (kaynak için tıklayınız)
(...)
Bu metni okuduğumda (son günlerde yaşananlar üzerinden) aklıma Mehmet Akif Ersoy geldi.
Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy!
O zor günlerin şairi, fikir adamı, muharrir, yazar (medya mensubu) Akif!
Abdullah Bin Selam Hazretlerinin soruyla bize öğrettiklerine, Ka'b Hazretlerinin ve Fudayl hz.lerinin uyarılarına kulak veren Mehmet Akif!
Dava adamı Akif!
Masa, Kasa, Nisa ile geçirecek vakti olmayan akçeli işlere bulaşmamış Akif!
Haremlerde kışlayan bir çelebi olmayan Akif!
Bal tuzaklarıyla fermuarından yakalanan Osmanlı'nın erkanı zevatından olmayan Akif!
Makam'a tamah etmeyen, muhtaç halde olduğu halde yazdığı İstiklal Marşı'nın ödülü olan paraya dahi el uzatmayan, şerefiyle yaşayan, onurlu bir duruş sergileyen, dünya'ya tamah etmeyen, hırslarının peşinde koşmayan Akif!
Muhtaç olmasına rağmen ihtiyaçları için el açmayan Akif!
Yokluk ve sefalet içinde hayatı son bulan, muarızlarının çok üzdüğü Mehmet Akif!
(...)
Hiçbirimiz imtihan edilmediğimizin masumu değiliz!
Nefsine uyan biz günahkarlar için tevbe kapısı daim açıktır.
Allahımız bizleri affetsin!
Dava'ya sızıp küffarın emelleri uğruna çalışan, bizden görünüp münafıklık yapan, müslümanların ve İslam'ın izzetine halel getiren, davaya zarar veren kim-ler var ise de Allah onları ıslah etsin. Kabili mümkün değilse de kahretsin!
'Neyse ki yarın var. Umutların en sevdiği gün”
Hamd eder ve ismiyle başlarım ki O; Son Ahit Kur'an'ı indiren, iki kıblenin, üç mescidin ve Alemlerin Rabb'i Kuddüs olan Allah'tır cc!
Salât ve Selam; iki kıblenin ve üç mescidin İmamı, Son Fıtrat, Nebiyy'unel Mücahid'uş Şehid Muhammed Mustafa'ya...
O'nun; kanından, canından, soyundan ve yolundan gelenlere olsun...
Yüzünüzden tebessüm, dilinizden; mazlumlar ve destekçileri için dua, zalimler ve işbirlikçiler için ise; beddua hiç eksik olmasın! Amin.
Ma'asselâm...
Bülent Deniz
Habervakti.com Genel Koord.
Filistin'e girişi yasaklı Kudüs Mihmandarı/Rehberi
insta: @bulentsea
X: @bulentdenizim
www.bulentdeniz.com