Derin bir çaresizlik içerisinde kurduğu son cümle, ''Allahım! Varsan ve bir yerlerdeysen n'olur beni bu illetten kurtar!'' olmuştu!
Düştüğünde parçasının bile bulunamayacağı o madde bağımlılığı uçurumunun zirvesinde, çoklu madde kullanımıyla eroinman olmuş, her türlü belaya nazır ve teslim olmuş halde parmaklarının ucunda durduğu o yar'ın kenarından düşerek kayıplara karışmaya namzet, yokettiği iradesinden arta kalan bir gayretle adını çağıran dipsiz kuyuda yankılanan belli belirsiz sayhanın divanında, adına yazılan fermana, kurban olmaya hazır bir civan olan Fatih, son enjekte ettiği eroinin etkisi vücudunu terketmiş bir halde cebinde madde alacak tek bir kuruşu, arayıp para isteyecek tek bir eşi, dostu, arkadaşı kalmamışlığın çaresizliğiyle uzandığı çekyattan halıya akan kusmuklar içerisinde acıdan kıvrım kıvrım kıvranırken, tarifi imkansız bir çaresizlikle bu sözleri söylüyor, bu arada susmak bilmeyen telefonu kimbilir kaçıncı kez çalıyordu.
Defalarca bırakmaya niyet ettiği bu musibetten ne yaptıysa kurtulamamış, tüm hayatını kendi elleriyle yoketmişti.
Eşi, iki evladını alıp baba evine gitmiş, zavallı annesi onun derdinden yataklara düşmüş, ömrünün son demlerinde kanser illetinin acıları içinde canıyla uğraşıyordu. Artık hayatta hiçbir şeyden keyif alamaz, sadece acı çeker duruma gelmişti Fatih.
Öyle bir madde bağımlısı olmuştu ki annesi bile aklından çıkmış, unutmuştu!
En son annesinin adını ne zaman anmıştı hatırlamıyordu bile.
Ta ki eroin krizine girdiği o sabah acı acı çalan telefonu istemsizce eline alıp ''alo'' diyene kadar.
Arayan en küçük kız kardeşiydi.
Ne bir hap, ne bir ot! Madde adına zulasında hiçbirşeyi kalmamıştı!
Aslında o haldeyken telefona cevap vermek istemiyordu.
Aklına kardeşinde para olduğu düşüncesi gelmeseydi o telefonu açmazdı zaten.
Kardeşi kırmazdı onu ve varsa mutlaka koltuk çıkardı.
Paraya ulaşıp, uyuşturucuyu temin etme ihtimalinin verdiği heyecanla açtı telefonu!
- Kardeşim! Acil paraya ihtiyacım var! Sen de vardır!
Kardeşi, 'Abi abi' diyor, konuşmak istiyor ama Fatih onun ne dediğini duymuyordu bile. İçinde bulunduğu krizden dolayı kız kardeşinin o ağlamaklı sesinin bile farkına varmıyordu. Kardeşinin sesindeki telaşta belli ki bir sıkıntı vardı ama bu durum Fatih'in umurunda bile değildi!
- Dur kızım dur, yavaş yavaş söyle anlamıyorum. Baksana, dinle az, para var mı sende? Acil ihtiyacım var.
Kız kardeşi bir yandan ağlıyor bir yandan da konuşmaya çalışıyordu.
- Acil gel abi, annem!
- Dur kızım bi ya, bişey dedim sana, para var mı?
- Abi gel, annem ölüyor.
Fatih acilen uyuşturucu kullanmalıydı, başka hiçbir şey düşünemiyordu.
- Kızım para var mı dedim sende?!
'Annem ölüyor' cümlesini algılayamıyordu bile, kardeşini duymuyor, 'Para var mı?' diye sormaya devam ediyordu.
Yaşadığı kriz ve madde yoksunluğu hali, bütün algı dünyasını ele geçirmişti Fatih'in.
Bütün duygu durumu, farkındalığı, bilinç ve şuuru tek bir şeye odaklandığı için hiçbir şeyi muhakeme edemiyordu.
Kız kardeşinin; ''Para var abi, para var ama annem ölmek üzere ve seni görmek istiyor'' sözlerinde odaklandığı tek şey ''para var abi'' dediği kısmıydı.
- Tamam kızım, ben geliyorum. Parayı hazır et sen! İşimi halledeyim sonra hemen geleceğim oraya.
Kardeşi ağlayarak bir şeyler söylemeye çalışarak telefonu kapatmıştı ama Fatih ne söylediğini umursamamıştı bile. Kalkıp zar zor üstünü giymiş, hızlı bir şekilde yola koyulmuştu. Yolda giderken kız kardeşini arayıp aşağı inmesini, bu halde eve çıkamayacağını anlatmıştı.
Kardeşi de 'Tamam' deyip telefonu kapatmıştı.
Kız kardeşi, evlerinin girişindeki merdivenin başında elinde parayla bekliyordu. Ne acı bir sahneydi! Bir anne, hasta yatağında son nefesini vermek üzereydi ve o annenin iki yavrusundan biri; elinde, abisi uyuşturucu alsın diye parayla bekliyordu. Abinin ise dünya yansa umurunda değildi! Uyuşturucu krizine girmişti!
Fatih hiçbir şey sormamış sadece, 'Parayı ver kızım, ben birazdan geleceğim' deyip parayı alıp oradan hızla ayrılmıştı.
Kardeşi yaşlı gözlerle arkasından bakakaldı. Abisinin düştüğü durumu bildiği için, nasıl acılar çektiğinin ve acizliğinin farkındaydı. Arkasından ''bir evlat, annesi ölüm döşeğinde olduğu halde nasıl böyle davranabilir'' düşüncesiyle içerledi ama o an abisinin gerçekten yapacağı bir şeyi olmadığını biliyordu. Ağır adımlarla merdivenleri çıkmaya başladı...
...
Fatih çok geçmeden torbacının yanında almıştı soluğu. Uyuşturucu işini çözmüş ve hemen metruk bir mekana geçmişti bile.
Biraz sonra yapacağı ritüel için malzemeleri hazırlarken telefonda geçen konuşmalar zihninde akmaya başlamıştı.
Kendinden tiksinerek, ağlamaklı bir halde hem maddeyi zerkediyor hem de daha önce ölen abisi, ablası ve babası ile ilgili bütün güzel ve acı anları düşünüp sonunu annesine bağlayıp daha çok acı çekiyordu. Bir yanda hazzın pençesinde farklı bir boyuttayken diğer yanda derin pişmanlığın keşmekeşinde vicdan çapasının kalbine saplanan iğnesinin acısıyla yüreği kanıyordu.
Yaklaşık yarım saat geçmiş, kız kardeşi tekrar aramaya başlamıştı. Fatih telefonu açmamakta ısrar ediyordu çünkü korkuyordu, telefondaki sesin ona ne diyeceğini az çok tahmin ediyordu. Korkuları gitgide büyüyor, acıları daha da yoğunlaşıyordu. Acılarını bastırmak ve bulunduğu andan çıkmak, unutmak için de art arda ne varsa hızlı hızlı içmeye devam ediyordu. Bir süre sonra tamamen haz çukuruna düşmüş, kayıplara karışmıştı. O metruk binada bedenen vardı ancak fikren, zihnen, ruhen yoktu! Ne kadar zaman geçtiğini de anlamamıştı ki telefonu tekrar çalmaya başladı.
Evet, yine küçük kız kardeşi arıyordu.
Maddeyi aldığı andan, telefonun çalmasıyla başlayan ayılma hali arasında ne kadar zaman geçmişti algılayamıyordu. Annesinin durumu da aklından çoktan çıkmıştı. Bir an şuuru açılınca panikledi ve telefonu açtı! Yoksa annesine birşey mi olmuştu?
Küçük kızkardeşi sadece ağlıyordu.
- Ne oldu kızım, niye ağlıyorsun? Söylesene!
Kız kardeşi ağlamaktan yorgun düşmüş bir halde kısık ve derin bir ses tonuyla konuşmaya çalıştı.
- Abi koşarak gel n'olur! Annemin durumu çok ağırlaştı ve seni sayıklıyor. Ne olur yetiş seni görmek istiyor.
Bu kelimeler karşısında Fatih o kadar derinden yaralanmıştı ki, tek kelime etmemiş, telefon elinden kayıp düşmüştü.
Sanki tüm yeryüzünde bir fırtına-boran çıkmış, bulunduğu şehirde ne varsa yıkılıp tarumar olmuştu. Bu halet-i ruhiye ile şoka girip, öylece kalakalmıştı. Gerçekten ne yapacağını bilemez halde yere yığılıverdi. Bir ölümü daha kaldıramazdı Fatih! Çünkü annesi onun son umuduydu. Geride kardeşleri olsa bile tek dayanağı oydu. 10-15 dakika geçmiş, zihnindeki gelgitler biraz da olsa dinmişti, birden ani bir kararla, 'Ne olacaksa olsun, bari son nefesinde yanında olayım' deyip, yere düşen telefonu alarak hızla metruk binadan çıktı.
...
Ev çok kalabalıktı. Evin içindeki herkes öfkeli bir şekilde Fatih'i süzüyordu. Kınayıcı bakışların dile gelmeyen tüm kelimelerini duyuyordu Fatih!
O sırada küçük kız kardeşi annesinin kulağına yanaşıp, 'Abim geldi anne' deyince annesi de, 'Dino' deyip gözlerini aralamıştı. (annesi çocukluğundan bu yana oğluna hep Dino derdi)
Annesi bütün çocuklarıyla helalleşmiş, sadece Fatih ile helalliği kaldığı için yattığı yerden doğrulmaya çalışıyordu, belli ki oğluna birşeyler söyleyecekti. Fatih boynu bükük, zayıflamış cılız bedeniyle ayakta zar zor duruyordu, büyük bir mahcubiyetle annesine yaklaştı.
- Gel Dino, gel.
Fatih için için ağlıyor, hiç sesi çıkmıyordu. Annesinin o doğrulma çabasını görünce dayanamayıp, tüm cesaretini topladı ve sol eliyle doğrulmaya çalışan annesinin halsiz başına destek oldu. Annesinin baş ucundaydı şimdi.
- Geldim annem, geldim. Çok geç kaldım biliyorum. N'olur bana kızma olur mu? Ben hiç istemezdim böyle olmasını, hem de hiç istemezdim.
Fatih bunları söylerken annesi sımsıkı bir şekilde Fatih'in sağ elini avuçlarının içine almıştı.
- Yaklaş hele Dino yaklaş.
Fatih, kulağını annesini duyacağı yakın bir mesafeye kadar getirmişti.
- Oğlum! Dino! Eğer o içtiğin zıkkımı bırakmazsan hakkım sana haram olsun, o zıkkımı bırakırsan da hakkım sana emzirdiğim süt
kadar helal olsun.
Ölüm döşeğinde olan çaresiz bir annenin bu dünya ile ilgili kurduğu son cümleler, hayırsız evladından talep ettiği son istekleri bu olmuştu.
Yılların derdi, kederi, üzüntüsü, yokluğu, çaresizliği küçücük omuzlarında koca bir dağ olmuş annesinin sırtındaki o koca dağ, küçücük kalbine inivermiş ve artık nefesi tükenmişti. Kısık kısık nefes alıp verirken dudaklarından, 'Allah, Allah, Allah' esması dökülüyordu.
Fatih öylece kalakalmıştı. Yıkılışların en büyüğünü yaşıyordu.
O da annesinin kulağına eğilerek sadece şunları söyleyebilmişti;
- Söz annem söz! Sana söz veriyorum bu illetten yakamı kurtaracağım.
Annesi artık onu duymuyordu.
Dar-ı dünyadaki çilesi nihayete ermişti.
Fatih, annesinin başucunda yığılıp kaldı.
Bir an sonra; annesine mi, kendisine mi, yitirdiği yıllarına, kaybettiği sevdiklerine mi, pişmanlıklarına mı ağlıyordu bilinmez; için için değil, hüngür hüngür, hıçkıra hıçkıra ağlarken kulağında annesinin son sözleri yankılanıyordu...
(...)
Çok acı bir hayat hikayesinden alıntıladığım bu kesit ne kadar da ibretlik değil mi?
Bir insanın hayatta en çok değer verdiği varlığı olan annesinin bile umurunda olmaması nasıl bir halet-i ruhiye halidir, akıllar almaz!
Fatih gerçek bir kişilik, kendisini tanıyor ve hayat hikayesini bizzat biliyorum. (Yazının sonunda O'nunla alakalı detayları bulacaksınız)
Fatih, geçtiğimiz ay Kudüs-ü Şerif'e gitti.
Gazze'de aylardır süren vahşete rağmen! Korkmadı! Çekinmedi!
Kendisiyle birlikte 45 kişi daha vardı grupta. 3 yaşındaki çocuktan, yetmişine merdiven dayamış dedeye kadar.
Seferi organize eden tornacı abisi; ''İlk kıblemiz boş! Gazze'de esen tufandan dolayı müslümanlar Mescid-i Aksamızı boş bıraktılar. 5 gün sürecek bir Ribata gidiyoruz. Sen de gel'' demişti.
Eriha, El Halil, Beytullahim, Kudüs-ü Şerif ve diğer bir çok menzile vardılar!
Zemheri soğuklarında uyuşturucunun etkisiyle boylu boyunca yerlere kapanıp, çamurlara yüzü bulanan Fatih, ilk Pusulası, kıblesi Beyt'ul Makdis'e yüz sürüyordu. Ne büyük bir nimetti!
Döndükten sonra kucaklaştık, konuştuk!
Parça tesirli bomba gibiydi!
Kabına sığmıyordu!
- Abi! dedi
- Nasıl dayanıyorsun bu hasrete! Bazen ayda üç kez gittiğin, toplamda kaç kez gittiğinin sayısını unutmuş bir Kudüs rehberi olarak, İsrail'in koyduğu yasaktan dolayı 8 yıldır gidemediğin Kudüs'ün hasretine nasıl dayanabiliyorsun? diye sordu.
- Vallahi ben şimdiden, bi daha ne zaman giderim diye plan yapmaya başladım bile dedi.
Konudan konuya atlıyor, heyecandan yerinde duramıyordu.
Sohbetin bir yerinde
- Abi Nuri Pakdil, Kudüs Ana'dır diyordu ya! Orada aklıma anacağım geldi. Madde bağımlılığın esaretindeyken terkettiğim, unuttuğum, acılara boğduğum, avuçlarımda son nefesini veren garip anam!
Orada bir daha anladım ki ''evlatlar, dünya kendilerine kanca attığında analarını bile unutuyor ve onları terkediyormuş''
- Nasıl yani? diye sordum.
- Abi hadi ben tek başına bir Fatih'tim anamı terkettim ve unuttum, O'nu çaresiz acılara düçar ettim, garip kodum! Anam yandı, yıkıldı, hastalandı, örselendi. Hadi ben uyuşturucunun pençesinde anamı unuttum da, bu koskoca Alem-i İslam ''Ana'' dediği Kudüs'ü nasıl unuttu?
Ana dediği Kudüs'ü hangi uyuşturucunun etkisinde kalarak terketti, yok saydı?
Nasıl garip bıraktı?
Kudüsümüz!
İlk pusulamız, kıblemiz Mescid-i Aksa'mız terkedilmiş abi!
Yalnız bırakılmış!
Unutulmuş!
Ben, uyuşturucunun pençesinde aklımı, izanımı, duygularımı, hatta imanımı kaybettiğim demde anamı terkettim peki ya bu ümmet abi? Kudüs-ü, El Halil'i, Gazze'yi neden unuttu, terketti?
Ben, krize girdiğimde evimde eşyaları satıyordum mal bulayım diye; Alem-i İslam hangi çoklu madde bağımlılığının etkisine girdi de mefkuresini, muhakemesini, mücadelesini, mukaddesini, davasını sattı?
Alem-i İslam ve biz, koskoca Âli Osman'ın evlatları evimizi, yuvamızı, ocağımızı, anamızı terketmişiz abi.
Gazzemizi bir lokma ekmeksiz, bir yudum susuz nasıl bıraktık? Aklı yerinde olmayan bir zamanların madde bağımlısı Fatih'in, anasına çektirdiklerinin mi vebali ağır, yoksa Alem-i İslam'ın ''Ana'' dediği, Mescid-i Aksa'ya, Kudüs-ü Şerif'e çektirdiklerinin vebalimi?
Ben, anacağımın ahıyla yanarken, şimdi Kudüs-ü Şerif'in ve Gazze'li mazlum anaların, bebeklerin vebaliyle nasıl yaşarım abi?! Sen, söyle... Vallahi Allah var abi! Allah var!!!
Tüm imkanların, mümkin dairesinde iflas ettiği anı yaşadım ben!
''Bittim Allahım'' dedim! Dibi gördüm! Bu bataklığın içinden beni ''Yettim Kulum'' diyerek çıkartan Allah var!
Vallahi bunun hesabı ağır abi! Benim, anamı terketmeme benzemez bu!
Allah, Kudüs-ü ve Gazze'yi terketmenin, garip bırakmanın hesabını bize sorar...
...
5 günlük seferle Kudüs-ü Şerif yoğun bakım ünitesine giren Fatih, şimdi gerçekten kıblesi PUSULAsının farkına varan Fatih olmuştu.
İsyana ve feryada dönmüş onlarca sorusu karşısında ne söylebilirdim ki O'na?
Kendisi bir teselliye muhtaç, Ümmet-i Muhammed'in hayırsız bir evladı olarak ben; hangi cevabı verebilirdim?
Allah'ın, Resullerinin, İslami Dava liderlerinin, ecdadımızın emaneti; dini, imani, vicdani, milli ve insani davamız olan Kudüs ve Gazzemize (düştüğü çoklu dünyevileşme uyuşturucularının pençesinden dolayı) sahip çıkamamış, amacını, gayesini, davasını ve en önemlisi ANA'sı KUDÜS'ü unutmuş ben; 108 yıllık işgal sürecinde nice zulümlerin pençesinde kıvranan ANA'sı bu acıları yaşarken (dünyevi hazlarından ödün vermeyen) yüzmilyonlarca hayırsız evlatlattan biri olarak ben, Gazzeliler avuçlarımızın içerisinde son nefeslerini verip, son sözleriyle ( Allah katında hasmımızsınız) diye kulaklarımıza fısıldarken, siz söyleyin, ne diyebilirdim ki?
''Neyse ki yarın var. Umutların en sevdiği gün'
FATİH'İN HAYAT HİKAYESİNİ ANLATTIĞI 'Anne, Yaşamak İstiyorum!' adlı KİTABI
FATİH'iN KUDÜS'TEN DÖNDÜKTEN SONRA DÜZENLEDİĞİ ''PUSULAMIZ KUDÜS GECESİ''
FATİH'İN İNSTA HESABI
(Hamd eder ve ismiyle başlarım ki O; Son Ahit Kur'an'ı indiren, iki kıblenin, üç mescidin ve Alemlerin Rabb'i Kuddüs olan Allah'tır cc!
Salat ve Selam; iki kıblenin ve üç mescidin İmamı, Son Fıtrat, Nebiyy'unel Mücahid'uş Şehid Muhammed Mustafa'ya... O'nun; kanından, canından, soyundan ve yolundan gelenlere olsun... Yüzünüzden tebessüm, dilinizden; mazlumlar ve destekçileri için dua, zalimler ve işbirlikçiler için ise; beddua hiç eksik olmasın! Ma'asselam...)
Bülent Deniz
Habervakti.com Genel Koord.
Filistin'e girişi yasaklı Kudüs Mihmandarı/Rehberi